Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

Gravity Rush 2

Açıkçası Gravity Rush 2’nin çok daha iyi bir oyun olmasını bekliyordum zira PS Vita dö­neminde oyun beni bir hayli etkilemişti. Belki o dönem için farklı gelmişti, belki ilk Gravity Rush daha eğlenceliydi, şu an emin değilim ama PS4 için piyasaya sürülmüş olan yeni oyunumuz biraz geride kalmış gibi geldi bana. Bunu da girer girmez söyledim ki inceleme­nin geri kalanında neler olacağını şimdiden kestirebilin.

Kat ve Raven

Şayet ki ilk oyunu oynadıysanız, GR2’deki karakterleri de otomatik olarak tanıyacaksınız. Eğer önceki oyuna bulaşmadıysanız da size biraz bilgi vereyim.

Oyunumuzun kahramanı Kat adında bir kız. Kat’in bir de Dusty adında, “evren” desenli bir kedisi var. Tekiri bilirdik de tüm yıldızları pos­tuna resmetmiş bir kedi bayağı enteresan. Kat’in macerası çok da hızlı başlamıyor oyunda. Öğreniyoruz ki önceki oyunun sonunda olanlar neticesinde Kat bir başka bölgede bulmuş kendini ve bir çeşit hava birliğinde işçi olarak çalışıyor. Kedisi Dusty kaybolduğu için de meşhur güçlerinden mahrum kalmış durumda; nerede Yerçekimi Kraliçesi, nerede kutu taşıyan Kat…

Neyse ki kısa süre sonra Dusty geliyor ve Kat güçlerine kavuşuyor. O güçler ki oyunu özel yapan… Kat’in temel gücü uçabilmeyi andıran bir çeşit yerçekimi kontrolü. Bir nok­tadan diğerine uçmak yerine, Kat havalanı­yor ve noktaya doğru “düşüyor’.’ Şöyle hayal edin; bir anlığına yerçekimi ortadan kalksın, siz de havada süzülmeye başlayın ve sonra sağınızdaki duvar yer çekimi olan düzlem olsun ve yerçekimi geri geldiğinde oraya doğru düşün. İşte Kat de kendini havalan­dırdıktan sonra seçtiğiniz noktaya R1 tuşuna bir kez basarak süzülüyor. Ll’e bastığınız­daysa tekrar normal yerçekimine dönüyor ve yeryüzü neredeyse, oraya gerçekten düşüyorsunuz.

Devasa bir kent

Kat’in gücünü anladık, cebe koyduk. Peki bu süzülme gücünü nasıl kullanacağız? Daha doğrusu nerede kullansak iyi?

Yapımcılar ilk oyuna kıyasla çok daha büyük bir oyun alanı kurmuş ve şöyle söyleyeyim, oyunun hemen başlarındaki hava birliğinde geçirdiğiniz o saçma dakikaların devamında kocaman bir sürpriz sizi karşılıyor. Hekseville adındaki şehir, ilk aşamada insanlarla dolu ama kısıtlı bir alan gibi gözüküyor. Lâkin gö­revleri yaptıkça fark ediyorsunuz ki bu “hava adası” aslında büyük bir adalar topluluğun bir parçası. Bölgelere ayrılmış olan şehir dört kattan oluşuyor -ki bunu fark ettiğimde gerçekten şaşırdım.

Metrelerce aşağıdaki hava köyü, fakirlerin yaşadığı, bir çeşit gecekondu bölgesi. Bunun bir üst bölgesi ise oyunun en renkli ve dolu kısmını oluşturuyor. Daha üstte zenginlerin yaşadığı ve her adada resmen bir veya iki villanın olduğu adalar topluluğu yer alıyor ve en üst noktada ise güvenlik kuvvetlerinin yer aldığı, kocaman bir savaş gemisi bulunmakta -ki buraya oyunun belirli bir noktasına gelene kadar ulaşamıyorsunuz. (Yaklaşınca top atışıyla indiriyorlar.)

Bu basamaklar teoride anladığınıza inanıyo­rum ama pratikte, her katman arası 400-500 metre gibi bir boşluğa sahip. Dolayısıyla en tepeden gecekondu mahallesine inmek istediğinizde bilin ki bayağı bir düşmelisiniz. Neyse ki oyun burada bir güzellik yapmış ve ışınlanma noktaları yerleştirmiş çeşitli bölgelere. Bunlar sayesinde katmanlar ve bölgeler arasında hızlı ulaşım olanağı oluyor.

Uçan tekme!

Önceki oyunda olduğu gibi burada da “gölge” adı verilen yaratıklar ve zenginleri koruyan polis kuvvetleri düşmanımız. Gölge yaratıkları yine mor renkte parlayan zayıf noktalara sahip ve bu noktalara tekme tokat girişince, yaratıkları da öldürmüş oluyor­sunuz. Düşman askerlerinin üstesinden gelmekse daha kolay; tek uçan tekmede ya da yerçekimini kontrol edip onları kaldırıp attığınızda ortadan kayboluyorlar.

İlk oyundaki aksiyon fırtınası ise bu defa -oyunun büyük bir bölümünde- kısılmış durumda. Beni de oyunda en çok rahat­sız eden bu oldu. Düşün ki şahane bir gücümüz var. Düşünün ki bambaşka bir dünyadayız ve yaratıcılık namına yapımcıları kısıtlayan hiçbir şey yok. Fakat böylesine büyük olanaklara sahipken, sevgili Sony Japan Studio bizi gizlilik içeren görevlere,fotoğraf çekmeye, yol sormaya iten garip bir RPG-vari ortama sürüklemiş. Ha bunlar da olsun, olmasın demiyorum ama ana konu aksiyon olmalıyken fotoğraf çekme peşinde koşmak bir hayli saçma geldi bana. (Bu fotoğraf mevzusu da iyiden iyiye moda oldu oyunlarda ha!)

Dolayısıyla oyunun “yavaş” hali bir süre sonra insanı çok fena halde sıkabiliyor. Ana görevler de, yan görevler de bundan nasibi­ni almış durumda üstelik.

Kristal mi o?

Tüm görevleri birer bahane haline getirebi­lecek bir “kristal peşinde koşma” durumu vardır Gravity Rush’ta ve ikinci oyunda da bu sürüyor. Şöyle ki oyunda yeteneklerimizi geliştirmek için bolca kristal toplamamız gerekiyor ve bunları görevleri bitirdikçe kazanamıyoruz. (Kazanabiliyoruz diyeceğimi sandınız, değil mi?) Kristal kazanmak için ya maden görevlerini yapacaksınız, ya da Hekseville’in “altını üstüne” getireceksiniz. Burada alt-üst konusunu gerçek anlamda söylüyorum zira yerçekimine karşı koyabil­diğimiz için bir adanın tüm yüzeyleri oyun bölgesi haline geliyor. Yapımcılar da değerli kristallerin birçoğunu adaların altına yer­leştirdiğinden, havada süzülürken her şeyi bırakıp bu kristallerin bulunduğu yerlere yollanıyorsunuz.

Kristalleri topladıktan sonra da Kat’in geli­şiminde tam altı farklı alanda bu kristalleri harcayabiliyorsunuz. (Dövüş yeteneğini geliş­tirme, daha az enerji gereksinimi vb.)

Görsel açıdan gayet iyi gözüken oyun maale­sef oynanış olarak sınıfta kalmış durumda. Bir kendini bulamamış halde oyun ve bunu da bi­raz fazla hissettiriyor. Oyunu almayın demiyo­rum ama fiyatı düştüğünde alırsanız kendinizi daha iyi hissedersiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.