HAYVAN ZİHNİ

Bir babun, başka babunlarla birlikteyken sosyal ilişkileri anlayabilir mi? Ve bunu anlayabilmek için belirli kurallara ihtiyaç duyar mı? Başkalarının davranışlarını daha iyi kavrayabilmek için motive edici sebeplerde bulabilir mi?

Hayvanların aklına dair nöropsikolojik ve felsefi bir yaklaşım.

Türümüzün evrimsel süreçte elde ettiği, bize özgü bir şeyi; konuşma becerisini hay­vanlara neden öğretemiyoruz? Onlar kendi aralarında nasıl anlaşıyor? Sosyal ilişkileri kavrama ve değerlendirme yöntemleri de bizimkinden farklı mı? Çeşitli zorluklar kar­şısında neye dayanarak karar veriyorlar? Bi­zim gibi yalan söyleyip, diğerlerini kandıra- biliyorlar mı? Peki hiç suçluluk hissediyorlar mıdır? Sevgi gibi bazı kilit duygular evrensel­ken, diğerleri neden tamamen türlere özgü?

Cevaplanması hiç de kolay olmayan bu so­rular, uzmanları; evrimsel biyoloji, dilbilim, sinirbilim, bilişsel bilimler ve hatta felsefeyi bir araya getirip kullanmak zorunda bıra­kıyor. Türümüze özgü görünen ya da diğer türlerden farklı gelişmiş olan becerilerimizi vurgulayan benzer nitelikteki tüm soruları­mız, çözümü olmayan bir bulmacanın par­çaları gibi. Örneğin neden gözyaşı dökerek ağlayan tek tür biziz? Tabii ki fiziksel hislere bağlı olarak gözyaşı akıtan başka türlerde var ama neden sadece bizden dökülüyor o hüzün gözyaşları?

Gözyaşıyla ağlamanın sebeplerini evrim­sel biyoloji perspektifinden değerlendirecek olursak bazı yanıtlar elde etmek mümkün. Evrim biyologları, bunun, duygusal bir dışa­vurum olarak gelişmesinin aslında son de­rece ciddi riskleri de beraberinde getirdiğini söylüyor. Çünkü gözyaşlarıyla sulanan gözle­rin bulanık görmeye başlaması, görsel çevre­sel kontrolün yitirilmesi demek. Dolayısıyla kazanımın da buna değecek ölçüde olması gerekiyor. Peki nedir o kazanım? Sahte oldu­ğunda kolayca anlaşılabiliyor oluşu bir kaza olabilir mi mesela?

Evrimsel biyolog Amotz Zahavi’ye göre, ağlamak, dürüst bir mesaj iletim yöntemi. Zahavi, karşılığında büyük riskler alınarak ya da bazı bedeller ödenerek gelişen bu tür be­cerilerin genellikle dürüst iletişimin kurula­bilmesi adına ortaya çıktığını söylüyor. Böyle abartılı duygusal dışavurumların taklit edi­lebilmesi çok zor. Gerçekten ağlıyorsanız, o gözyaşlarına sebep olan gerçek duygulara sa­hip olmanız beklenir. Bu sayede karşımızdaki insanın duygusal dürüstlük seviyesini tespit edebilme şansını kazanmış olabiliriz. Belki de bunun sebebi, birbirini kolayca aldatabi- len bireylere sahip bir tür oluşumuz. Ve evrim de bu soruna böyle bir çözümle yaklaşmıştır.

Keder, türümüze özgü değil. Diğer hay­vanların da üzüntü duygusunu yaşayabil­diklerini biliyoruz. Ama aynı türlerin, bunun zıttı olan sevinç duygusuna da sahip olup ol­madıkları bilinmiyor. Ağlayabilen hayvanlan inceleyen uzmanlar, onların beyinlerinde, ağladığımız esnada bizde görülen nöral bağ- lantılann oluşmadığını keşfetti. Yani ağlıyor olmalarının sebebi duygu durumları değil, gözlerinin bu gözyaşıyla yıkanıp temizlen­mesi için duyulan ihtiyaç. Ancak bu bulgu sadece ağlamanın mekanizmasına dair bir inceleme yapma fırsatı sundu. Ve bize özgü ağlama mekanizmanın nedeni de ister Zahavi’nin açıkladığı şekilde olsun, ister başka şekilde, ancak evrimsel biyoloji perspektifin­den bakıldığında anlaşılabiliyor.

Primatların davranışlarına yoğunlaşarak onların bilişsel becerilerini araştıran ev­rimsel psikolog ve biyolog Mark D. Hauser, hayvanların ne düşündükleri ve nasıl his­settikleri gibi büyük sorular soruyorsak, zihinlere şekil veren bu tür evrimsel seçi­lim baskılarını incelememiz gerektiğini söylüyor. Davranışları benzer niteliklere ve ortak dışavurumlara sahip primat­larla, insan bebeklerini inceleyen Hau- , ser, “Geçtiğimiz yıllar boyunca evrimsel ‘ biyolojinin kuramsal araçlarını kullanıp, j hayvanların zihnini anlamaya yönelik sorular sordum” diyor; “Zihnimizin av- cı-toplayıcıya özgü çevresel adaptasyon­lar kazanarak evrimleştiği Pleistosen Çağında türümüzün temsiline dönüşen benzersiz nitelikler geliştirdik. İnsan zih­nine özgü bu özelliklerin o zaman ortaya çıkmış olmasının önemli sebepleri vardı. Bir organizmanın uzamda yol alabilmek için ihtiyaç duyduğu enformasyon, nes­neleri tanıma yetisi, bu nesneleri sıralama ve gruplandırma becerisi gibi ihtiyaçlar, bir türün tüm bireyleri arasında paylaşı­lan durumlardır. Bu, hayvan türlerinin çoğunda mevcut. Ama buzul çağında bir şeyler oldu ve türümüze özgü bilişsel be­ceriler geliştirmeye başladık. Bunu tetik- leyen şey, yüksek ihtimalle, karşılaştığı­mız yeni çevresel etkilerdi.”

Mark Hauser, bu yaklaşımla yola çıkıp, çeşitli bilimsel disiplinleri bir arada kul­lanarak şöyle bir soru yöneltiyor: Farklı organizmalarda benzer zihinsel etkiler yaratarak bilişsel becerilerinin gelişimine yol açan baskılar nelerdir? “İnsanlar ger­çekten benzersiz. Ve bu, sözün bittiği yer” diyor Hauser. Ama aslında tüm türler ben­zersiz. Peki, her biri birbirinden farklı ça­lışan bu zihinler hangi sosyal ve çevresel sorunlar karşısında böyle şekillendi?

İnsanların “benzersiz” olduğunun al­tını çizmek yerine, diğer hayvan türlerinin karşı karşıya kalmayıp sadece türümüzün yüz yüze geldiği bu baskıları araştırmak, bize özgü zihinsel niteliklerin evrimsel gelişim öyküsünü ortaya seriyor. En göze çarpan özelliğimizse şüphesiz konuşma becerisi.

HAYVAN ZİHNİ
HAYVAN ZİHNİ

SÖZÜN BAŞLADIĞI YER

Konuşma ihtiyacı nereden doğdu?

Diğer türler iletişim için böyle bir ihti­yaç duymazken, biz neden sözlü ileti­şime geçmek zorunda kaldık? İnsanlara özgü bilişsel gelişimleri inceleyen bir­çok araştırmacı, bu sorunun yanıtlarını insan bebeklerin zihinlerinde arıyor.

Yale Üniversitesi psikoloji profesörü Karen VVynn’in deneyleri, Harvard Üni­versitesi psikoloji profesörleri Susan Carey ve Elizabeth Spelke’nin birbirle­rinden bağımsız yürüttükleri araştırma­lar, henüz sözel becerileri yeterince ge­lişmemiş olan bebeklere bazı gösteriler yapılmasına dayanıyor. Araştırmacılar, bebeklerin zihinlerinin bu gösterideki değişkenlere nasıl yanıt verdiğini ince­liyor. Bebeklerin tepkileri aynı zamanda insan dışı primatların tepkilerine de benzediği için, deneylerin bazıları pri­matlar üzerinde de tekrarlandı.

Wynn, Carey ve Spelke’nin kullandığı yöntem, beynimizin dikkat mekanizma­sının çalışma şekline göre tasarlandı. İllüzyonistleri izlerken aldanmamızın sebebi; karşımızda gerçekleştirilen gös­terinin beynimizi aldatarak, fiziksel ger­çekliğe dair beklentilerimize meydan okuyan şaşırtıcı ve hatta imkânsız bir durum yaratıyor olması. Dikkatin belirli bir noktaya çekilip, beynin beklentileri üzerinde oyun oynanmasına dayanan bu hileden yola çıkan araştırmacılar, bebekleri, örneğin dünyayı nasıl algıla­dıklarını anlamak için test ettiklerinde, aslında “şeylerin” nasıl olması gerektiğine dair beklentilerini ölçmüş oldular. Fiziksel dünyaya dair belirli beklenti­lerin tespit edilmesi, dikkatlerinin is­tediğimiz yere yoğunlaştırılmasını da sağlıyor.

Deneylerden birinde, karşılarına bir perde konuldu ve perdenin önünde iki kukladan oluşan kısa bir gösteri su­nuldu. Amaçları, kukla sayısı değişti­rilirse nasıl bir tepki vereceklerini gör­mekti. Bu iki kukla birbirlerini takip ederek perdenin arkasına gidip gözden kaybolduktan sonra, kimi zaman tek bir kukla geri döndü, bazen de bunlara üçüncüsii eklendi. Gerçeklik algılarının ihlaline yol açan bu değişim karşısında 5 ve 6 aylık grubunda yer alan bebeklerin şaşkınlığının daha uzun sürdüğü tespit edildi. Aynı deney, insan dışı primat­lardan, kendi doğal ortamlarında yaşa­makta olan makaklar üzerinde gerçek­leştiğinde Karen VVynn’in bebeklerde elde ettiği sonuçların aynısı elde edildi.

Bu olağanüstü durum, kukla sayısın­daki beklentinin doğal dünyanın bir par­çası olarak farklı türler arasında paylaşı- labildiğini işaret ediyor. İşte bu bulgu aynı zamanda konuşma becerisi ve dü­şünme yetisi arasındaki bağın anlaşıla­bilmesi adına da önem taşıyor. Çünkü konuşma yetisi kazanmamış hayvanlar ve henüz o becerinin gelişmemiş olduğu insan bebeklerinde, zihinlerinin çev­reye karşı verdiği bu tepkiler, sözel ileti­şimin hangi baskılara karşı gelişmiş ola­bileceğinin anlaşılmasını sağlayabilir.

KILIÇ USTASI VE AYI

Ormanda yürüyüş yapmakta olan bir kılıç ustasının, bir ayıyla burun buruna geldi­ğini hayal edelim. Her ikisi de bu ani kar­şılaşma karşısında, gerekirse birbirlerine saldırmaya hazır olduklarına dair işaretler sergileyerek kısa bir süre için birbirlerini izlerler. İki ayağı üzerine doğrulup kav­gaya hazırlanan ayı, pençelerini saldırıya hazırlarken, kılıç ustası da kılıcını çeker. İlk saldıran kim olursa olsun, diğeri bu ha­reketi bir şekilde savuşturmak zoı*unda ki kendi saldınsını başlatabilsin.

Kılıç ustası, insan zihnine özgü bazı hi­lelere sahip. Ayı ise içgüdüsel bir savunma ve saldırı becerisine… İlk hareket kimden gelirse gelsin, kılıç ustasının kazanması mümkün değil. İnsanınkiyle kıyaslandı­ğında basit bir zihne sahip olsa da insandan kat be kat iri, güçlü ve atak olan bir ayı kar­şısında kılıç ustasının zihinsel ve fiziksel becerilerinin hiçbir önemi kalmıyor. Belki ilk saldırıyı yapıp ayıyı şaşırtabilir ama bu sırada ayının güçlü pençelerine yakalanma ihtimali de yüksek. Ve bir kez yakalandı­ğında ondan kurtulması çok zor olacak. Di­yelim ki yakalanmadan, üst üste birkaç ola­ğanüstü saldırı hamlesi gerçekleştirmeyi başardı. Ve hatta bu, dünya üzerindeki en iyi kılıç ustası olsun. Peki tüm o gelişmiş becerileri, ataklığı ve zihinsel hilelere baş­vurarak ortaya koyduğu performansın ayı­nın gözünde bir değeri olacak mı? Örneğin, “Bu nasıl becerikli bir insan! Diğerlerinden çok farklı” diye düşünecek mi?

Bu esnada göz göze geldikleri kısacık bir anda, ayının bu gösteriye son verip kılıç ustasını yere serme ihtimali daha yüksek.

İşte bu kısa düşünce deneyi, çok uzun zamandan bu yana tartışılan bir konuya dikkat çekiyor: İnsan, davranışlarını be­lirli nedenlere dayandırarak harekete geçen tek tür mü? Bize özgü gibi görünen niyet, hedef belirleme ve hedefe yöne­lik karar alma gibi davranış modellerini yaratan benzersiz zihin yapımız olmasa diğer bireylerin benzer nitelikteki kasıtlı hareketlerini algılayabilir miydik? Farklı hayvan türleri aynı sorunun üstesinden gelebilmek için birbirinden farklı beceri­ler geliştirmiş olabilirler mi?

Hayvanların bilişsel yetenekleri üze­rine ilgi çekici bir çalışmaya imza atan psikoloji felsefesi uzmanı Angelica Ka- ufmann, felsefenin yanı sıra hayvanların davranışlarını inceleyen etoloji ve sinirbi- limi de kullanarak sistematik bir teori ge­liştirmek için çalışıyor. Boğaziçi Üniver yaz okulunda verdiği “Hayvan Zihni” adlı derste, sadece hayvanların değil, kendi zihninin çalışma mekaniz­malarıyla ilgilenen insanlar için de ilgi çe­kici yaklaşımlar ortaya koyan Kaufmann, deneysel çalışma verileri üzerinden felsefi analizler sunuyor.

Yukarıdaki soruları büyük insansı maymunlardan babunlara uyarlayan Ka- ufmann’ın sorularıysa şöyle; “Bir babun başkalarıyla birlikteyken sosyal ilişkileri anlayabilir mi? Ve bunları anlamak için belirli kurallara ihtiyaç duyar mı? Ya da di­ğerlerinin davranışlarını daha iyi anlaya­bilmek için motive edici sebepler bulabilir mi? Kendi davranış modelini sergilerken bunları kullanabilir mi? Onun düşünce ve davranışları, bizimkilere benziyor mu? Hangi bakımdan benziyor, nerede farklılaşıyor?”

HAYVAN ZİHNİ
HAYVAN ZİHNİ

Peki gerçekten hayvanların aklına dair bir şeyler öğrenebilme şansımız var mı?

Onların dünyayı nasıl deneyimledi- ğini anlamak için zihin felsefesindeki geleneksel ve modern tartışmalardan yola çıkmak gayet mantıklı bir başlangıç olabilir. Bunun için örneğin rol yapma, arzulama, inanma, niyet gösterme gibi eylemlere dair becerilerini yakından in­celemek gerekiyor. “ Kılıç ustasının yanıldığı şey şuydu” diyor Kaufmann; “Raki­binin de aynı kurallara göre davranmasını bekliyordu. Ama ayı bu beklentileri ye­rine getirmez. Bu yanlış beklentiler onu yanıltarak yenilgisine yol açar.” Ayının davranışlarının ardındaki motivasyonu anlayabilmek kolay olmasa da saldırıyı savuşturmak ya da kendi saldırısını baş­latmak için sergilediği hareketlerden yola çıkarak, bunların hedefe yönelik davranışlar olduğu sonucuna varabiliriz. Ancak Kaufmann bundan emin olama­yacağımızı söylüyor. Ona göre, bunun ardında bambaşka bir motivasyon da ola­bilir; “Kılıç ustası, ayıyı kendi beklentileri ölçüsünde değerlendirdi. Çünkü ayının davranışlarının ardındaki nedenleri an­layabilmesini sağlayacak bilgiye sahip değildi.”

Мах Planck Enstitüsü Evrimsel Ant­ropoloji ve Karşılaştırmalı Psikoloji bö­lümü yöneticisi Michael Tomasello, 2 Milyon yıl önceki Buzul Çağında ortaya çıkan iklim değişiminin, türlerin bes­lenme alışkanlıklarını değiştirmeleriyle sonuçlandığını, diyetlerini değiştirmek zorunda kalan primat atalarımızın yeni besin kaynakları belirleyip bunlara eri­şebilmek adına yepyeni bilişsel beceriler geliştirdiklerini söylüyor. Dayanışmayla harekete geçmek zorunda kalan atala­rımız bazı sosyal becerilere ihtiyaç duy­maya başladı. Bunun için hedefe yönelik eylemlerin sergilenebilmesi ve bunların topluluk içinde ortak bir tanıma kavuş­ması gerekiyordu. Vygotsky Hipotezi olarak bilinen bu yaklaşım, sosyokültürel gelişimin temellerine odaklanıyor. Ço­cukların davranışlarından yola çıkılarak oluşturulan hipoteze göre, özetle bir ço­cuğun insan zihninin tam kapasitesine ulaşabilmesi için mutlaka yetişkinlerin rehberliğinde gelişmesi gerekir. Bu, onun potansiyelini artıracağı gibi, işbirliği için gereken sosyal becerilerin gelişmesine de yardımcı olur.

Tomasello bu hipotezi türümüzün evri­mine uygulayıp, hem insanlar hem de in­san dışı primatlarda geçerli olabilecek bir model sundu. Ona göre, karmaşık sosyal etkileşimlerin kurulabilmesi için, birey­leri harekete geçiren güdülerin diğerle­riyle de paylaşılabilmesi gerekiyordu. Bunun için uygulanacak yöntemler bir türden diğerine farklılık gösterebilir ama temelde elde edilen sonuç değişmiyor. Örneğin şempanzelerde bu becerinin son derece bencil bir dürtüyle ortaya çık­tığını söylüyor; Çünkü insan dışı primat­lar niyet paylaşımı yapabilecek zihinsel yetiye sahip değil. Yani ortak kabuller ge­liştirmek için sözlü iletişimi kullanamaz, sonuçta sadece dayanışmayla gerçekleş­tirilecek bir aktivite için ortaklaşa yürü­tülecek bir plan geliştiremezler. Öyleyse sosyal uyum için sergiledikleri hareket­lerin ardında bile bencil dürtüler olması beklenebilir.

Ancak primatların doğal ortamların­daki davranışlarını inceleyen uzmanlar, durumun sandığımız gibi olmayabilece­ğini gördü. Мах Planck Enstitüsü prima- tologlanndan, davranışsal antropoloji uz­manı Christophe Boesch’in şempanzeler üzerinde yaptığı araştırmalar, grup ha­linde avlanırken son derece planlı ve ör­gütlü olabildiklerini gösterdi. Primatların sosyal dünyasının karmaşıklığı yakından incelendiğinde, hedefe yönelik planlama yapabildikleri anlaşılıyor. Peki bu kolektif beceriyi sergilerken, diğer bireylerin ni­yetlerini de anlayabiliyorlar mı? Ve bunu müşterek bir plan olarak mı tasarlıyorlar?

Bu sorulardan yola çıkan araştırma­cılar, kimi zaman birbiriyle çelişen bazı karmaşık sonuçlar elde etti. Araştırma­ların bir kısmından şöyle bir sonuç çıktı; İnsan dışı primatlar da tıpkı bizim gibi,geçmiş deneyimlerinden yola çıkarak diğer bireylerin davranışlarını tahmin edebiliyor. Yani bir durum defalarca tek­rarlandığında bunu hatırlıyor ve geçmişte o durum karşısında yaşadıkları deneyim­den ders alıp, karşı karşıya oldukları şeye verilebilecek en doğru tepkiyi sergiliyor­lar. Bu, nedensellik üzerinden harekete geçebildikleri anlamına geliyor. Ancak bazı araştırmalardan elde edilen sonuç­larsa, diğer bireylerin niyetlerini de çö­züp, bu bilgiyle harekete geçebildiklerini gösterdi. Bu doğruysa, birbirlerinin psiko­lojik durumlarından haberdar oldukları da söylenebilir.

Belki de zihnimiz onlarınkinden farklı çalıştığı için, tıpkı kılıç ustası ve ayı ör­neğinde olduğu gibi kendimize göre bir çıkarım yapıp hatalı sonuçlara varıyor olabiliriz. Kaufmann, bize özgü zihinsel avantajların konuşma becerisine bağlı olarak geliştiği iddiasını iki farklı argümanı gözden geçirerek inceliyor. Bunlardan ilki, ünlü filozof Donald Davidson’ın neden­sel eylem kuramı: Düşünebilmek için ko­nuşma becerisi gerekir ve bu beceri insana özgü olduğundan, hayvanlar düşünemez ya da kasıtlı, planlanmış eylemlerde bulunamaz. İkincisiyse Califomia Üniversitesi Berkeley felsefe profesörü John Searle’nin argümanı: Kasıtlı ve planlı eylemlerin hepsi olmasa bile en azından bir kısmı ger­çekten konuşma becerisi gerektirir ve bu nedenle onların gerçekleştirebildikleri kasıtlı eylemlerin ardında kavramsal bir yaklaşım aramalıyız. Özetle Searle’e göre, kavramsal bir yaklaşım için konuşma be­cerisine ihtiyaç yok.

Angelica Kaufmann, lisan becerisini “insana özgü sözlü iletişim” modelinde ele almamız gerektiğini hatırlatarak, Noam Chomsky ve Michael Tomasello’nun lisan tanımından yola çıkmamız gerektiğini söy­lüyor; Soyut kavramları yaratıcı bir şekilde, tekrarlı ya da değiştirerek dile getirebilme becerisi. Dolayısıyla görülüyor ki lisan, özünde temsili bir iletişim modeli olsa da aslında simgelere bağlanan şifreler saye­sinde belirli anlamlara açılıyor. Ve bu da neticede bir şeyleri anlamlandırmamızı, böylece ilerlememizi sağlayan bir beceri olduğu anlamına gelir. Bu tanımın dışında kalan, diğer türlere özgü iletişim yöntem- lerininse dünyayı algılama konusunda bir tezat oluşturduğu sonucuna varmak müm­kün. Ancak niyet de özünde kavramsal bir içerik. Yine de dil-bilişsel becerilerin kulla­nılmasını gerektiriyor ve bu yeteneğe sahip tek tür insan.

Fakat geçtiğimiz yıllarda sayıları kat­lanarak artan araştırma ve gözlemler, hayvanların da karşılaştıkları sorunlar karşısında son derece yaratıcı ve planlı eylemlerde bulunabildiklerini gösterdi.

Bir yunusun zihnini okuyabilsek kim bilir neler görürdük?

Karmaşık sorunları kolayca çözme, alet­ler üretme ve geleceğe dair plan yapma konusunda iddialı bir tür olsak da sandı­ğımız kadar eşsiz değiliz. Dal parçalarını bir araya getirerek alet üretebilen, kilitleri açabilen, bulmacaları çözebilen ve sonuç olarak karşılaştığı sorunları şaşırtıcı şe­killerde ele alma becerisine sahip oldu­ğunu gösteren Yeni Kaledonya kargaları bunun en iyi örneklerinden biri. Bimini Adası çevresinde yaşayan yunusların sosyal yaşamını inceleyen Dr. Kathleen Dudzinski ve yunus iletişimi uzmanı Kel Melillo Svveeting, ıoo bireyden oluşan bir sürü üzerinde on yıldan fazla süren bir araştırmaya imza attı. Sonuçta yu­nusların duygusal ilişkiler kurdukları, kalabalık sürünün içinde yakın arkadaş oldukları anlaşılan küçük yunus grup­larının bulunduğu fark edildi. İnsansı maymunlar sınıfından bonobolann da yi­yeceklerini kendi sürülerinden olmayan bireylerle bile paylaşabildikleri biliniyor. Yabancılara karşı nezaket sergileme eği­limleri, hayvanların adalet duygularını anlamamıza yardımcı olabilir. Ancak bonobolann bunu merhamet duygusuyla mı, yoksa başka sebeplerle mi yaptıklannı bilemiyoruz.

Primatların davranışlarının aydınla­tılabilmesi adına birçok çalışmaya imza atmış dünyaca ünlü primatolog Frans de Waal, “İyi Huylu” (Good Natured) adlı ki­tabında hayvanların empati duygularına yoğunlaşıyor ve özellikle de bonoboların çiçek çocuklar misali barış, sevgi ve daya­nışma içinde yaşadıklarının altını çiziyor. Waal özetle; filler, insansı maymunlar ve yunuslar gibi büyük beyinlere sahip bazı türlerin gelişmiş bir empati yeteneğine sahip olduğunu söylüyor. Empati ile da­yanışmanın işaretleri kapuçin maymun­larında da görüldü. “ Bugüne dek hep aynı soruları sorduk” diyor Waal; Hayvanla­rın da kültürel yapıları var mı? Onlar da bizim gibi sosyal varlıklar mı? Geleceğe dair plan yapabilirler mi? İşbirliğinin sağ­ladığı avantajların farkındalar mı? “ Fakat artık farklı bir bakış açısıyla yaklaşmayı öğrendik. Hangi koşullarda nasıl davra­nacaklarına yoğunlaşıp kendilerine özgü çözümlerini izlemeye başladık.” Görünen o ki konuşamayan türler de planlı eylemlerde bulunabiliyor. Öyleyse geleceği planlama ve hedefe yönelik ya­ratıcı çözüm üretebilme gibi becerilerinin arkasında yatan nedir?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.