Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

RİME

Bu yaşıma gelene kadar oynadığım oyun­ların haddi hesabı yoktur. Her gördüğüm “credits” yazısı için bir lira alsaydım şu an yatlarım – katlarım vardı. Fakat şu yaşıma kadar görsel ve işitsel olarak beni bu şekilde hissettiren sadece bir oyun olmuştu: Okami. Şimdi RiME da buna eklendi. Grafiksel olarak çok iyi veya detaylı olmaları değil kastım, oskarlık müziklere de sahip değiller. Sadece öyle sıcak, içten ve duygularınıza dokunan bir ortam sergiliyorlar ki tarifi biraz zor.

Türdeşleri gibi RiME’da da hikayeyi bilme­yerek dalarız oyuna. Yağmur, fırtına ve gök gürültüsü sunulur önce bizlere. Akabin­de hava aydınlanır ve bir adada buluruz kendimizi. Ama ne ada… Capcanlı renkler, üzerinde gezinen canlılar, uçuşan yapraklar… Adeta esen rüzgarda oynayan çiçeklerin kokusu gelir burnumuza. Ve bir çocuk vardır, talihsiz fırtınanın adaya sunduğu. Kumsalda gözlerini açtığında hiçbir şey hatırlayamayan bir çocuk. Ağzından tek kelime laf çıkmasa da “Neredeyim? Nereden geldim ben?” diye haykırır derin sessizliğinde. Ayaklarının altında kaçışan canlılara bakar önce. Sonra kocaman kuleyi görür göğe kadar uzanan. “Buraya gitmeliyim!” diye geçirir minik ama kocaman yüreğinden. Adada yalnız sanır kendini ama kırmızılar içinde bir silüet izler onu berilerden. İlerlemeye başlar çocuk. Ve çocukla beraber bizlerin de zahmetli fakat coşkulu macerası başlayıvermiş olur.

Yolculuklar hep ışığa doğru

Hangi ara edebi yönümü konuşturmaya baş­ladım bilmiyorum. Lâkin anlayacağınız üzere RiME’da olaylar yönettiğimiz küçük çocuğun uyanması ile başlar ve bu aşamada bildiğimiz pek bir şey yoktur. İlerledikçe hikayedeki sis bulutları çözülmeye, çocuğun geçmişi aydın­lanmaya başlayacaktır.

Bu yolculuk esnasında da daha oyunun ilk bulmacasını çözdüğünüzde sevimli bir tilki arkadaşımız ve yol göstericimiz olarak bize katılıyor. RiME’ı oynarken aklınıza muhakkak The Last Guardian, Journey gibi oyunlar da gelecektir. RiME da işte aynen bu ortamı sunuyor bizlere. Ortam demişken biraz da bahsettiğim meşhur adaya değinmek istiyo­rum. Öncelikle Unreal Engine 4 ile hazırlanan grafikler inanılmaz renkler sunuyor. Deniz ve kıyıya vuran dalgalar konusunda ise hiç abartmıyorum, bakmaya doyamıyorsunuz. Öylesine ışıldıyor ki etraf, gölgelendirme- lerle birleşince adeta tablo gibiler. Gece ve gündüz olayı da es geçilmemiş. Açık dünya oyunlarında olduğu gibi (bazı bulmacaları çözerken kendimiz de müdahale ediyoruz) hava aydınlanıp kararıyor. Geceyken gözü­ken kocaman ay ve yıldızlar inanılmaz. Bir de detay seviyesi çok hoşuma gitti. Sahilde gezinen yengeçler, akrepler, iç taraflara doğru ilerledikçe yaban domuzları, kirpiler ve göklerde süzülen martılar. Sona yakla­şıldığında yağmaya başlayan yağmur ve keşfedilmeyi bekleyen harabelerle bu ada adeta yaşıyor. Tüm bunların üstüne Nusret gibi şahane müzikler ektiniz mi alın işte size şölen. Braveheart filminin ezgilerine benzeyen melodiler ve piyano resitalleri işin kaymağı olmuş. Seslendirme veya diyalog yok oyunda. Gerek de yok! Hikaye zaten kendi kendini anlatıyor. Kendimi yine tekrarlıyorum; görseller veya müzikler öyle olağanüstü değil ama hazırlanıp sunu­mu öyle başarılı ki, dev firmalar gıpta ile bakmıyorsa adım Kaan değil. (Nasıl olsa yedekte Rafet de var :D) Ha, şunu da belir­teyim. RiME “sandbox” olarak tabir edilen oyunlardan değil. Yani istediğiniz zaman istediğiniz yere gidemiyorsunuz. Adanın bir bölümü ile işiniz bittiğinde tamamen bitmiş oluyor.

Yağ gibi akıyor

Sunum ve hikayenin aktarılışı çok başarılı olsa da elbette RiME da mükemmel değil. Ortalama 4-5 saatte bitirilebilen oyun pek fazla zorluk sunmuyor. Bulmacalar azıcık dikkat ile çözülmeyecek gibi değil. Anahtar bulma, nesneleri çekip itme gibi bulmacalar yoğunlukta ve tek yapmanız gereken etrafı iyi kolaçan etmek. İlerledikçe bulmacalar zorlanmaktan ziyade çeşitleniyor. Karakterimiz “bağırarak” açık yeşil taşları aktif edebiliyor. Oyunun başında taşı aktif ederek kapıdan geçmek yeterliyken, biraz ilerledikten sonra taşı da bulmamız gerekiyor mesela. Veya bazı anlarda kapıyı kendimiz yaratmamız gerekiyor. Nasıl mı? Gece ve gündüzü kullanıp gölgeler oluşturarak. Gece gölgenin rahatına… Aman, telif yemeyelim.

Oyunun ortalarını biraz geçtikten sonra ise The Last Guardian’daki gibi bir eşlikçimiz olu­yor. Ama merak etmeyin, kontrolleri çok daha kolay. En azından bizim tek gözlü eşlikçimiz ne yapılacağını biliyor. Gezinirken renklere dikkat edin. Dediğim gibi açık yeşil taşlara bağırabiliyoruz. Altın sarısı gördüğünüzde itip çekebileceğiniz anlamına gelirken kırmızı, hikayeyi ilgilendiren objelere verilmiş bir renk. Kenarlarda tebeşirle çizilmiş gibi beyaz izler veya sarmaşıklar gördüğünüz yerlerde de yu­karı veya aşağıya tırmanabiliyorsunuz. Ayrıca gizli yollar da bolca serpiştirilmiş durumda. Uçurumun ucunda gözükmeyen bir geçit, altta kalmış bir mağara, suyun içinden geçen alternatif bir güzergah ile yeni yollar ve gizli hazineler (trophy veya başarım kazanmak için) keşfetmek mümkün. Gizli hazineler doğrudan etkilemese de hikayeye katkı yapıyor. Yani ana hikayeyi her halükarda öğreniyorsunuz ama minik detaylar için gizli hâzineleri bulmak şart. Yapımın hem klavye kontrolleri hem de game- pad kontrolleri oldukça rahat. PC’de oynadı­ğım için klavye kontrollerini tercih ettim ama kıyaslama yapmak için bir müddet gamepad’i de denedim ve her ikisinin de tatmin edici olduğuna karar verdim. Klavye ile oyuncuların sevgilisi “WASD + Mouse” kombinasyonu ile rahat rahat takılırken konsol diyarında klasik X zıplama – O Eğilme gibi tuş atamalarıyla işimize bakıyoruz arkadaşlar.

Yalnız değiliz

Peki, adada hiç mi tehdit yok? Tehdit deme­yelim de kötülüğümüzü isteyenler diyelim. Öncelikle en büyük düşmanımız yine bizleriz. Düşerek ölme yüzdeniz düşmanın eline düşmekten çok daha yüksek olacaktır, bundan emin olabilirsiniz. Ha, ölmekten de fazla en­dişelenmeyin. Eğer ki çocuğun başına bir şey gelirse, ölmeden birkaç saniye önceki bir yere ışınlanıyor ve kaldığınız yerden devam ediyor­sunuz. Oyunda bunun dışında canınıza susa­yan dev bir kuş ve insan şeklinde gölgeler var. Dev kuş oyunun bir bölümünde çıkıyor ve o varken açık alanda rahatça gezinemiyorsunuz. Açıkta çok fazla kalırsanız kuş gelerek çocuğu kapıveriyor. Bu yüzden bolca üstü kapalı bir alandan başka bir alana koşturuyoruz. İnsan şeklindeki gölgelerin ise yanına bir metreden fazla yaklaşmadıkça üzerinize dahi gelmiyorlar. Selam verip geçin yani. RiME’ın teknik olarak sunduğu en büyük kötülük ise uzun yükleme ekranları ve oyunun bazı yerlerinde çıkan karanlık mağaralar. Adanın belirli bir bölümü ile işimiz bitip araya flashback benzeri görüntü girdiğinde çok da uzun olmasa bir mola veriyo­ruz arkadaşlar. Yani yükleme ekranında gidip “ellerinizi yıkama” gibi doğal ihtiyaçlarınızı karşılayabilirsiniz. Karanlık mağaralar ise şey, fazla karanlık.

Adada gündüz vakti ne kadar renkli ise ve gece ne kadar olağanüstü bir gökyüzü manzarası sunuyorsa, mağaralar da öyle bir karanlık sunuyor. Ne zıplanacak yer görü­nüyor, ne istikamet ne de başka bir şey. Bu karanlık mağaralarda çoğu zaman bodoslama ilerleyiveriyoruz ve en yakın ışık kaynağını bulup sarılıyoruz. Gamayı arttırmak bir çözüm ama bu sefer karanlık sona erdi mi ne olacak?

Gülü seven dikenine katlanır misali, elden pek bir şey gelmiyor. Xbox One sürümünde de yaşanan FPS düşüşlerinden bahsediliyor. PC sürümünde böyle bir hadise yaşamadım ve PS4 sürümünde de herhangi bir sıkıntı kulağıma gelmedi.

Son sözler

2013’te RiME’ın temelleri atıldığında kimse bu kadar gecikmesini beklemiyordu. Gerçekçi olalım, bu kadar gecikmeye değdi mi? Bence hayır. Kötü anlamda değil ama. Oyun çok güzel ama dört seneye yakın uğraştıracak bir içeriği de barındırmıyor ve özellikle Ico ile The Last Guardian’ı anımsatıyor. Zaten ilk görsellerini gördüğümde “çakma The Last Guardian” diyerek RiME’a ağır ithamda bulunmuş ve kınanmıştım. Evet, anımsatıyor ama mekanikleri bakımından. Gerçekçiliği ve hayali, doğayı ve doğaüstülüğü birkaç saatliğine de olsa sunan bir yolculuk RiME. Lâkin işte o birkaç saat insanda öyle bir etki yaratıyor ki… Boğazınızın düğümlenerek izle­diğiniz son sahnelerinden sonra akan yazılar eşliğinde çalan parçayı (El Sueno del Mar) dinlerken yavaş yavaş gerçek dünyaya dönü­yorsunuz ve sabahın köründe uyanıp yatakta doğrulduktan sonra halıya bakarkenki durum misali öylece ekrana bakıveriyorsunuz.

Ben çok oyun bitirdim. Duygulandım, gurur­landım, oh çektim, nihayet bitti dedim. Fakat 2007 yılında oynadığım Okami’de hissettiğim o “samimi” duyguyu tekrar hissetmek ancak on sene sonra nasip olacakmış.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.